Sürdürülebilir Sohbetler: Selin Gören

Yuvam Dünya Derneği’nin yönetim kurulu üyelerinden iklim aktivisti Selin Gören’le moda endüstrisinin iklim krizi üzerindeki etkileri hakkında sohbet ettik.


Selin, 2020 Robert Kolej mezunu, şu an da eğitimine Yale Üniversitesi’nde devam ediyor. Selin’in penceresinden dünyaya ve modaya bakmak Lokal Hareket ekibi olarak bizleri çok heyecanlandırdı.


“Sürdürülebilir Sohbetler” serimiz herkese ilham olsun!



İklim krizi ile ilgili farkındalığın nasıl bir süreçte gelişti? “Evet, artık sesimi çıkarmanın vakti geldi.” dediğin bir an oldu mu?


İklim krizi ile ilgili farkındalığımın yavaş yavaş büyüdüğünü söyleyebilirim. Çocukluğumdan beri Açık Radyo dinliyorum, Ömer Madra’yı dinleyerek büyümek elbette karakterimi etkiledi ve beni çok değiştirdi. Çevre sorunlarına karşı çocukken de çok duyarlıydım. Ömer Madra, Türkiye’de iklim aktivistliğini başlatan ilk insanlardan bir tanesi. Üstelik bu işi 20 yıldır yapıyor, daha hiç Greta Thunberg yokken, iklim aktivizmi diye bir konsept yokken, Ömer Madra gibi bir insan vardı ve iklim konusu hakkında farkındalık yaratmaya çalışıyordu. Bu sebeple kendisi hem beni çok etkiledi hem de çevreye daha duyarlı bir insan olmamı sağladı. O zamanlar bu konuyla ilgili duyarlıydım, okuyordum, dinliyordum fakat bir aksiyonum yoktu, harekete geçmemiştim. Harekete geçmem, lisedeyken Permakültür öğrenmekle başladı. Permakültür öğrenince, organik tarım yapmaya başlayınca, eğitimimizde eksik kalan birçok şey olduğunu fark etmiştim çünkü biyoloji, fizik, kimya derslerini çok sevmeme rağmen bu dersleri öğrenirken ne kadar kağıt üzerinde kaldığını ve bu kadar acil bir problem varken öğrendiğimiz bilgileri neden kullanmadığımızı düşünmeye başlamıştım. Bize her zaman öğretilen “bu bilgileri 20 yıl sonra kullanırsın, bilim insanı olunca kullanırsın” ve benzeri fikirlerin gerçek olmadığını anlamıştım. Çünkü bu krizi çözmek için sadece 8 yılımız var. Ve bizim politikacı olmamızı, bilim insanı olmamızı bekleyecek bir kriz değil o yüzden şu anda elimizde olan bilgilerle, var olan deneyimlerimizle bir şeyleri değiştiriyor olmamız gerektiğini düşündüm. Bu sebeple Permakültürü öğrenmek hayatımda bir dönüm noktasıydı. Şu anda da Permatürk Vakfı’nın danışma kurulundayım ve Permakültür hayatımda oldukça önemli bir yere sahip. Toprakla çalışmak, iklimi bilimsel olarak derslerde öğrendiklerim dışında, ufkumu daha çok açan bir deneyim olmuştu. Satın aldığımız ürünlerin, mevsim normallerinden çıkan sıcaklıklar yüzünden nasıl etkilendiğini bile görebiliyoruz toprakla çalıştığımızda. Bu deneyimler beni çok etkiledi ve ciddi bir endişeye sevk etti. Bu şekilde özetleyebilirim ama tabii ki daha sonrasında Atlas Sarrafoğlu ve iklim hareketi ile tanışmamla birlikte zaten hali hazırda var olan bilinç ve endişeyi aksiyona geçirme fırsatı buldum. Yıllardır katlanarak artan birçok deneyim ve endişe ile birlikte kendi yolumu bulmuş oldum.


Bir iklim aktivisti olarak, moda ve tekstilin senin hayatındaki yerini ve bakış açını bizlerle paylaşır mısın?


Takasın ve ikinci el giyimin modada çok önemli olduğuna inanıyorum. Bedenimize uygun olmayan veya hoşumuza gitmeyen kıyafetleri bir başkasına vermenin ve bu şekilde geri dönüştürmenin çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Ayrıca modayı da çok seven bir insanım, kesinlikle modayı hayatımdan çıkarmak gibi bir şey istemem. Çünkü modanın sanatla iç içe olduğunu ve kendini ifade etme biçimi olduğuna inanıyorum. Bu sebeple kesinlikle iklim aktivisti olunca tarz giyinemezsiniz gibi bir durum olmamalı. Bazen böyle bir beklenti içinde olan insanlar oluyor, iklim aktivisti olunca hep aynı tişörtü giymen gerekiyormuş veya süslenmemen gerekiyormuş gibi düşünenler olabiliyor. Hatta, İsmal Küçükkaya’nın Çalar Saat programına katıldığımda makyaj yaptığım için “iklim aktivisti makyaj mı yapar?” gibi yorumlar almıştım. Böyle bir bakış açısı olabiliyor fakat benim bakış açım kesinlikle bu değil. İnsan sadece bir gömlekle de birçok kombin yapabilir, takip ettiğim sürdürülebilir moda markalarından birinde elbiseler kimono olarak da kullanılabiliyor yani bir ürünü birçok farklı şekilde değerlendirebiliyorsunuz. Bu sebeple herhangi bir şey satın alırken o ürünü kaç farklı kombinle kullanabileceğime çok dikkat ediyorum. Bunun dışında aynı kıyafetleri giyip farklı aksesuarlarla yeni bir kombin yaratmayı seviyorum, bu şekilde geri dönüşüme önem veriyorum. Ve tabii ki ihtiyacımdan fazla almamak, farklı renkleri de olsun diye bir üründen ihtiyacım yoksa 10 çeşit almamak, bunlara tabii ki çok dikkat ediyorum. İklim aktivisti olduğumdan beri, yaklaşık 2 yıldır, ihtiyacım oldukça çok az kıyafet alışverişi yapıyorum. Elimdekileri daha verimli bir şekilde nasıl kullanabilirim diye düşünüyorum çünkü söylediğim gibi modadan ve kendimi ifade ediş biçiminden de vazgeçmek istemiyorum. Bununla birlikte lokal hareketlerin çok değerli olduğuna inanıyorum. Seri üretim yapmayan, ufak çaplı, sürdürülebilir moda çalışmaları yapan markaların desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu tarz markalardan alışveriş yapmaya da dikkat ediyorum.

Moda endüstrisinin, iklim krizi üzerindeki en büyük etkisi veya etkileri nelerdir?

İklim krizini önlemek için illa ki modadan vazgeçmek zorunda değiliz, modayı tamamen bırakmak ve sanatın bu biçiminden mahrum kalmak zorunda değiliz. Senin de savunduğun değerler bu şekilde, başka bir moda anlayışı mümkün. Sürdürülebilir moda anlayışı mümkün. Ve bu şekilde de güzel giyinebiliriz, tabii ki kendi anlayışımıza göre değişen bir güzellikten bahsediyorum. Benim güzel bulduğum bir şeyi belki bir başkası güzel bulmaz. Ama kendi estetik anlayışıma göre güzel gelen bir şeyi farklı markalardan çok daha az alışveriş yaparak tabii ki giyebilirim. Moda endüstrisi dediğimizde aslında hızlı giyim sektörü iklim krizine zarar veriyor. Yoksa çok daha ufak çaplı ve lokal markalar iklim krizine zarar veren markalar değil.


Hızlı moda markalarında da seri üretim sebebiyle çok fazla su tüketimi var, bir pamuklu tişörtün üretiminde yaklaşık 2.500 litre kadar su kullanılıyor. Bu da aslında hikayenin görünmeyen kısmı, biz bir ürünü alırken özellikle indirim dönemlerinde, Kara Cuma gibi günlerde, fiyatlar düştüğü için daha cazip geliyor ve bu fırsatı kaçırmak istemediğimiz için satın alıyoruz. Fakat görünmeyen kısmı, bu ürünün üretiminde, tüketiminde, geri dönüştürülmesinde, bunların her birinde ciddi bir enerji ve kaynak harcanması. Tek bir tişörtün üretiminde yaklaşık 2.500 litre su kullanılıyor. İnsan ömrü boyunca o kadar çok ürün alıyor ki, milyonlarca litre su anlamına geliyor. Su kaynaklarıyla birlikte karbon emisyonu da büyük bir sorun. Türkiye gibi bir ülkede, kuraklık çok büyük bir sorunken, suyu korumamız çok önemli.


Bu sonuçlar seri üretimin iklim krizine en büyük etkisi. Bu konudaki bakış açım, hızlı moda markalarının dönüştürülmesi gerektiği yönünde. Çünkü bireyler olarak, biz çok güçlüyüz. Hızlı moda markalarından bir şey satın almayarak, aslında o markayı sürdürülebilir ürün üretmeye yönlendirebiliriz. Bir yandan maalesef diyorum bir yandan da bu aslında bir gerçek, biz bir markayı protesto etsek bile dünya nüfusunun iklim krizi konusunda bilinçli ve değişim yaratmaya çalışan insan sayısı o kadar az ki, bu şekilde düşündüğümüzde dünya nüfusunun yüzde kaçı bu protestoya katılır? Hatta dünya nüfusu demeyelim, bu markalardan alışveriş yapabilecek sosyoekonomik düzeyde olan insanlar diyelim. Bu insanların yüzde kaçı protestoya katılacak? Denendi ve maalesef katılmıyorlar. Çünkü hala o markayı seven ve kıyafetlerini beğenen insanlar var. Bu sebeple yapmamız gerekenin hızlı moda markalarını dönüştürmek olduğunu düşünüyorum. Bu durumda iş tüketiciye düşünüyor. Marka, tüketiciye göre ürün üretiyor ve tüketici markayı sürdürülebilir olmaya zorlarsa ve sürdürülebilir olmadığı takdirde satın almayacağını söylerse, marka mecburen sürdürülebilir şartlar altında üretim yapacak. Bu da imkansız bir şey değil. Patagonia örneğine baktığımızda, sonuçta lokal bir marka değil.

Çok büyük üretim yapan ve dünyanın her yerinde mağazaları olan bir marka. Fakat her açıdan sürdürülebilir şartlar altında üretim yapıyor.


Bu tarz örnekler varken demek ki bu imkansız bir şey değil. Tüketiciler olarak, markalara neyi önemsediğimizi aktarmalıyız ve bu önemsediğimiz şeyleri gerçekleştirmedikleri sürece onlardan değil bunu gerçekleştiren markalardan alışveriş yapacağımızı söylemeliyiz. Hızlı moda markaları düşmanımız olmak zorunda değiller, sonuçta bu markalar Shell değiller ve petrol üretmiyorlar. Hatta tasarımlarıyla, sanat eseri oluşturduklarını söylüyor olabilirler, haklılık payı da var mutlaka. Bu sebeple markalara düşman olmak yerine onları dönüştürmek için çalışmamız lazım.

İnsanların sürekli tüketime itildiği bir düzende kendini nasıl koruyorsun? Bu düzene ayak uyduran insanlara ne önerirsin?


Bu durumun psikolojide çok zarar veren bir şey olduğunu düşününce aslında daha fazla satın almak istemiyorum. Örnek vermem gerekirse, küçükken bir oyuncağı çok isterdim, oyuncakçıda hep izlerdim ve aylar sonra o oyuncağın bana doğum günümde hediye edilmesi beni çok mutlu ederdi ve uzun süre o oyuncakla oynardım. Ama öte yandan hiç istemediğim özellikle beklemediğim hediyeler geldiğinde, o hediyeler yüksek olasılıkla dolabımın içinde dururdu ve hiç oynamazdım. Bunun da sebebi herhangi bir şeyden çok fazla olduğunda değerini yitiyor. Ve bir şeyi hayal etmek, o şey için beklemek, yani duygusu olmayan bir eşyaya duygusal bir anlam yüklemek. Bir eşyayla duygusal bir bağımız olunca o eşya değerli oluyor. Kıyafetler de bu şekilde. Bu sebeple Vintage kıyafetleri çok seviyorum çünkü çok bağlı hissediyorum. Annemin veya anneannemin bir kıyafetini giymeyi çok seviyorum. Geçmişi ve hikayesi olan kıyafetleri seviyorum. Çok fazla satın aldığımızda, herhangi bir eşya için sevinemiyoruz. Sevinsek bile kısa sürüyor. Uzun vadede o eşya ile bir bağımız olmuyor. Bunu düşündüğümde farkında olmadan aşırı tüketimden kaçınıyorum. Çünkü beni mutlu etmiyor.


Beni mutlu eden şey, uzun süre bir şey için beklemek ve gerçekten ihtiyacım olduğu için satın almak. Diğer türlüsünün psikolojimize zarar verdiğini ve yetinme hissini ortadan kaldırdığına inanıyorum. Aşırı tüketim, insanı aşırı memnuniyetsizliğe iten bir durum. Kültür ve reklamlar bizi sürekli tüketime de itse, bizler farkında olarak dışında kalmayı başarabiliriz. Her şey farkında olmakla, bir konuda araştırma yapmakla ve ikna olmakla başlıyor. Bir kere ikna olduk mu, düzenin dışında kalmayı başarıyoruz. Ve yeterince insan dışında kalırsa, işte o zaman düzen değişir.

Dünyada tek bir şeyi değiştirme hakkın olsa, o ne olurdu?

Tek bir şeyi değiştirme hakkım olsaydı, insanların doğanın üzerindeki hak iddiasını değiştirmek isterdim.

İnsanların kibrini, bizimde birer hayvan olduğumuzu kabul etmeyişlerini değiştirmek isterdim. Çünkü doğayı ve evrimi incelediğimizde görüyoruz ki bizimde doğadaki hiçbir hayvandan farkımız yok. Ve biz doğanın bir parçasıyız. Kendimizi diğer türlerden daha üstün gördüğümüz için istediğimiz her şeyi yapıyoruz. Ormanları kendi çıkarlarımız için kesiyoruz. Kendi çıkarımıza olduğunu düşünüyoruz, halbuki kendi çıkarımıza değil. Oksijen kaynağımızı yok etmiş oluyoruz. Ve bunları yaparken diğer türleri hiçbir şekilde düşünmüyoruz çünkü dünya sanki bizim ve biz her istediğimizi yapabiliriz zannediyoruz. Şu anda yaşadığımız bütün sorunların en temelinde, insanın hak iddiası var. İnsan türü olarak daha üstün olduğumuz düşüncesi her şeyin temelinde yatıyor. Bütün çevre ve iklim sorunlarının da çıkış noktası. Bu sebeple kesinlikle bu düşünceyi değiştirmek isterdim.


Lokal Hareket Nedir?

Bilinçli birer tüketici olma yolunda bize ışık tutan yerli düşünce liderlerini, kültür gözlemcilerini, hikaye anlatıcılarını, üreticileri, yaratıcıları, kreatif beyinleri, genç girişimcileri, bilim insanlarını, uzmanları, şifacıları, toplumsal fayda sağlayanları ve herşeyden öte kişisel ke